‘Stratejik Derinlik’e fazla inip boğulan Davutoğlu’nun geçmişi ve yeni etiketi

Ahmet Ravalı / İstanbul - 18 Aralık Çarşamba

AKP liderinin dışladığı veya kullanma süreleri biten eski siyasiler teker teker tekrar siyaset sahnesine dönmeye hazırlanıyor. İlk adımı atan Davutoğlu oldu ve Gelecek Partisi’ni kurduğunu açıkladı. Sırada Abdullah Gül destekli Babacan’ın kuracağı partinin bekleyişi var. AKP iktidarından yılanların ‘umut’ gözüyle baktığı ve kamuoyuna böyle pompalanan bu isimler kim peki? Hafızaları tazelemekte fayda var. Kısaca bir göz atalım o zaman…
AKP iktidarının ilk yıllarında perde arkasında kalan, AKP’nin ve dolayısıyla ülkenin dış politikasına engin ‘stratejik derinliği’ ile yön veren Davutoğlu, daha sonra Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu ve AKP Genel Başkanlığı ile Başbakanlığa kadar yükseldi. Ulaşabildiği bu zirvenin finali kötü oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdullah Gül’ün eski danışmanı, eski Dışişleri Bakanı, eski Başbakan, eski AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, siyasi kariyerine Erdoğan tarafından kapının önüne konulunca ara vermek zorunda kaldı.
‘Stratejik Derinlik’ diye diye AKP’nin dış politikada izlediği tüm saldırganlıkların altına imzasını atan Davutoğlu, ‘fazla derine’ inip boğuldu boğulmasına ama üzerine takmaya çalıştığı yeni etiketiyle siyaset dünyasına pazarlamaya çalışıyor şimdilerde kendisini.

Sıfır sorun maksimum çıkar

AKP’nin “Yeni Osmanlıcı” politikaların mimarlarından olan Davutoğlu’nun kaderi, Erdoğan’ın 1 Mayıs 2009’da Abdullah Gül’ün onayına sunduğu kabine listesiyle birlikte değişti. Dışişleri Bakanlığı koltuğunu AKP’den istifa eden bir diğer isim olan Ali Babacan’ın halefi olarak oturdu.
“Öncelikle komşularla sıfır problem ilişkisini maksimum çıkar ilişkisine dönüştürme gayreti içinde olmalıyız. Türkiye tek bölgeyle anılan bir ülke değildir. Balkan ülkesidir, Kafkas ülkesidir, Ortadoğu ülkesidir, Karadeniz ülkesidir, Akdeniz ülkesidir, Hazar ülkesidir, Körfez ülkesidir hatta etkileri itibarıyla. Bütün bu bölgelerde Türkiye düzen kurucu ülke rolü üstlenmek durumundadır” diyen Davutoğlu, Türkiye’nin ABD merkezli dış siyasetini “Yeni Osmanlı” hayaliyle süsleyip hamleler yapan AKP’nin “merkez” akıllarından biri olmuştu artık. 7 yıl sonra kapının önüne konulacağı partide “Hoca” olarak büyük bir takdir görüyor, ABD hayranlığı çıkarcı ve fırsatçı bir Osmanlı hayranlığıyla birleşince, tıpkı diğer AKP kadrolarında olduğu gibi boyunu aşan işlere imza atmaya çlışıyordu.

Yeni Osmanlı’nın mimarı!

Görev yaptığı dönemde ilk büyük krizi Mavi Marmara’yla yaşadı. İsrail şovunu Mavi Marmara çıkarmasıyla süslemeye çalışan Davutoğlu, katliamın ardından görüntüde “yüksek sesle” tepki gösterse de İsrail’in konuyu “parayla” kapattığı günlerde Başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Bölgede “hamilik” rolünü üstlenmeye çalışan, Yeni Osmanlı hayalini Arap Baharı fırsatıyla bütünleştirmeye çalışan Davutoğlu ve AKP sadece Mavi Marmara’da değil, attıkları diğer tüm adımlarda tek tek boşa düşüyordu.
Suriye’yi hedef alan emperyalist ve cihatçı saldırının en büyük destekçilerinden biri olarak kayıtlara geçen Davutoğlu, bu saldırının Türkiye’yi vurduğu olaylarda yaptığı açıklamalarla da hafızalara kazındı. Reyhanlı Katliamı sonrası gülümsemesi, IŞİD’i “öfkeli çocuklar” ilan etmesi bunlardan sadece bazılarıydı.
Onu siyaset sahnesine taşıyan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’ndaki görev süresinin sonunda Erdoğan ile ters düşmesi, Davutoğlu’nu AKP’nin bir numaralı koltuğuna taşıdı. Davutoğlu, Erdoğan’ın Saray’a çıkması sonrası Binali Yıldırım ve Berat Albayrak gibi iki rakibi saf dışı bırakarak bu kez de Başbakanlık ve AKP’nin bir numaralı koltuğuna kuruldu. Hem Başbakan hem de AKP Genel Başkanı olunca ülkeyi tek başına yöneteceğini sanıyor, “emir-komuta” uygulayıcısı olmak istemiyordu ama Erdoğan ilk kez Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık edince acı gerçeği anladı. Yüzü mosmor olmuştu.
Erdoğan’a karşı başbakanlık yapabileceğini sanan Davutoğlu mutsuz ve huzursuzdu.  Erdoğan’ın Başkanlık sistemi talebini ısrarla hayata geçirmiyor, bu nedenle Binali Yıldırım ve Berat Albayrak’ın sert darbelerine maruz kalıyordu. Parti içindeki kriz 7 Haziran seçimleri sonrası başka bir noktaya tırmanırken, Davutoğlu’nun CHP ile koalisyon kurma girişimleri bizzat Erdoğan tarafından engelleniyordu.
7 Haziran sonrası başlayan hendek operasyonu ve patlayan bombalar AKP’ye 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidarın yolunu açarken, Davutoğlu yıkılan Sur’a ilişkin “Toledo gibi yapacağız” diyordu. Ancak 1 Kasım ve “Toledo” çıkışı Davutoğlu’nu kurtarmayacak, Başkanlık sistemi konusunda ısrarla yavaş adımlar atan Davutoğlu’nun fişi Erdoğan tarafından jet hızıyla çekilecekti.

Pelikancılar ipini çekti

Berat Albayrak bağlantılı Pelikancılar tarafından hedef alınan Davutoğlu, 29 Nisan 2016’da toplanan AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplantısında tam anlamıyla saf dışı edilecekti. Davutoğlu, Genel Başkanı olduğu partinin yönetiminin aldığı kararla yetkisiz bir genel başkan olarak ortada kalmıştı artık. Kendisine bırakılan tek seçenek koltuğu terk etmesiydi… 2002’de iktidara gelen AKP’ye danışmanlık hizmetiyle başlayan siyasi kariyerinde Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığa kadar uzanan Davutoğlu, aynı parti tarafından kapının önüne konulunca ceketini alıp çıkacaktı.

Davutoğlu’nun ardındaki ‘Dış güçler!’…

Thomas Woodrow Wilson. 28 Aralık 1856’da doğdu, 3 Şubat 1924’te öldü. 1913-1921 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı yaptı. Obama gibi Demokrat Parti’dendi.
Obama gibi hukukçuydu; sonra akademisyenlik yaptı. Princeton Üniversitesi Rektörlüğü’nde  bulundu. Ardından politikaya girdi; başkan oldu.
Bunları anlatmadan önce de, Başkan Wilson’ın siyasal duruşunu öğrenebilmek için ABD’nin ondan önceki politik doktrinine bakmak gerekiyor. ABD tarihinde dış siyasetinin belirli dönemlere ayrıldığını görüyoruz. 1823 Monroe Doktrini, Amerika dış politikası için bir başlangıç sayılabilir. ABD’nin değişmez “anayasası” olan bu doktrin kabaca, “Avrupalılar artık topraklarımızda yeni bir koloni kuramaz. Kendi siyasal-dini sistemlerinin propagandasını bizim topraklarımızda yapamaz” gibi ilkeleri içeriyordu. Yani ABD kısaca diyordu ki; biz verimli zengin kıtamızda mutluyuz; ne Avrupa bize karışsın, ne de biz Avrupa’ya karışalım.
ABD bu doktrin sayesinde 19. yüzyıl boyunca Avrupa’nın çatışmalı dünyasından uzak durdu; kendi kıtasında büyüdü, ekonomik gelişme çizgisini kendi duvarları ardında tamamladı. Çok da zenginleşti. Ve iç pazarını fethetmiş her düzenin/ülkenin dışarıya açılması bir “siyaset yasası”dır;. Bu yüzden ABD de öyle yaptı. Sömürge edinme politikası gütmeye başladı. İngiltere, Fransa ve ardından Almanya, İtalya, Rusya, Japonya dünyayı paylaşma mücadelesine girmişlerdi. ABD bu rekabetinin gerisinde kalamazdı.
ABD’de emperyal güç haline gelme politikası uygulayan dört başkan çıktı. Bunlardan ilki; 1897’de İspanya’ya savaş açan ‘gözü kara’ William McKinley’di. Bir diğeri, 1901’de “büyük sopa” politikasını uygulayan popüler başkan Teodore Roosevelt. Öteki ise; 1908’de Çin’e ve Latin Amerika’ya “dolar diplomasisi” yürüterek baskı yapan William Taft. Dördüncü başkan ise, 1913’te Birinci Dünya Savaşı’na katılan Thomas Wilson’du. ABD bu dört başkan döneminde Monroe Doktrini’ni çöpe attı, “dışarıya açıldı”. O tarihten bugüne kadar 100 yıldır süren “globalizm” dönemi başladı. Bunun en önde gelen temsilcisi Wilson’du. Oysa Wilson seçimlere, sömürgecilik politikasını eleştirerek girmişti. Dışa yönelik askeri harcamaların önemli ölçüde kesilmesini, çiftçilere, sanayicilere krediler verilmesini savunuyordu.
“Yeni özgürlük” adıyla bilinen bir ekonomik ve siyasal program açıkladı. Banka ve para sisteminde köklü değişiklikler yapacağını vaat etti. Gümrük tarifelerini değiştirecekti. Ve nihayetinde yıllar sonra seçimi kazanan Demokratlar, Wilson sayesinde Beyaz Saray’a yerleşti ama gençlerin ve kentli orta sınıfın oylarını alan Wilson, seçim meydanlarında söylediklerini unuttu. Çünkü reel politika farklıydı ABD’de…

Büyük kurtarıcı başkan

Başkan Wilson, ABD’nin 100 yıllık politikalarını değiştiren karizmatik siyasi bir lider ve kimilerine göre ise “mesih” olarak dünya siyaset sahnesine çıkmıştı. Wilson’a göre, Amerikan mallarının gittiği her yere Amerikan -siyasi, iktisadi ve kültürel- düzeninin de gitmesi şarttı. Yıllardır dikensiz gül bahçesinde ekonomisini büyüten ABD’nin ilk hedefinde, Latin Amerika, Pasifik ve savaşlar nedeniyle bitkin düşmüş Avrupa ile Ön Asya vardı. 1917’de Rusya’da Çarlığın devrilmesi; Almanya’nın gittikçe çökmesi; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu’nun her an yıkılıp dağılacak olması, ABD’nin iştahını kabarttı. Ve Birinci Dьnya Savaşı’nın son yılında “büyük adım” atıp savaşa girdi.
Ancak savaşa girişini ganimet kapma havasında yapmadı ABD. Avrupa topraklarına ateşli silahlarından önce psikolojik silahlarını soktu. Örneğin; Wilson, “savaş kararını aldığı zaman kabinesi önünde “hüngür hüngür ağlayan bir devlet adamı” imajıyla tanıtılmaya başlandı önce.
Wilson hemen “büyük kurtarıcı” rolünü üstlendi. İşsiz-evsiz-aç kalan milyonlarca çaresiz insanın umudu olarak gösterildi. Bolşevikler’in Rusya’da iktidara gelmesinden korkanların da gьvencesiydi artık o. Hatta ve hatta “Kurtarıcılıkta” Lenin’in rakibiydi!

Bolşeviklerin fikirlerini çaldı

Tarih: 8 Ocak 1918. Harbe girme kararı alan ABD Başkanı, kendi adaylı bilinen “Wilson Prensipleri”ni açıkladı. Sömürge topraklardaki uluslara kendi kaderini tayin hakkı verilmeli; uluslararası bütün ekonomik engeller kaldırılmalı; Avrupa, Ön Asya sınırları yeniden çizilmeli; milletlerarası barış teşkilatı kurulmalı gibi 14 maddeyi kapsıyordu Wilson’un ‘meşhur’ Prensipleri. Wilson Prensipleri, başta Avrupa olmak üzere dünyada heyecan dalgası yarattı. Savaştan çıkmış acılı insanların umudu oldu. Dünyaya yeni bir düzen getireceğine inanıldı. Dünyanın ezilenlerinin gözünde Başkan Wilson, yeni dünyadan gelmiş barışçıl bir kahramandı. Wilson ilkeleri sanki ezilen halkların kurtuluş programı idi. Wilson Prensipleri, Lenin’in “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesiyle karşılaştırıldı hatta.
Aslında bilinmeyen ya kasıtlı olarak gözardı edilen bir gerçek vardı. ‘Umut’ diye pazarlanan Wilson Prensipleri; Bolşevikler’in savaştan çekildiklerini açıklayan 22 Aralık 1917’deki Brest-Litosk Konferansı’ndaki barış programı maddelerinin neredeyse tıpatıp benzeriydi. Sonuçta Wilson, Bolşevikler’in etkisini silmede başarılı oldu ve Rusya Devrimi’ni alkışlayan Avrupa Sosyal Demokratları o günlerden sonra Lenin’den çok Wilson’a yakın oldu. Herkes Wilson’da kendini buldu; sosyal demokratlar Wilson’u “sosyalist”, muhafazakarlar yeni “mesih-peygamber”, ulusal kurtuluş savaşı verenler ise “halkların ağabeyi” olarak gördü. Batı’nın liderliği artık yavaş yavaş Washington’a geçiyordu.
Sonuç olarak Wilson Prensipleri kağıt üzerinde de kalsa Birinci Dьnya Savaşı’ndan kazançlı çıkan tek ülke ABD oldu.

‘Aziz başkan’

Birinci Dünya Savaşı sonrası Başkan Wilson, milyonlarca kişinin öldüğü, eskimiş ve yıkılmış Avrupa’yı ziyaret etti. Avrupalılar ellerinde ABD bayraklarıyla Başkan Wilson’u sokaklarda coşkuyla karşıladı. Gazeteler, Wilson için “büyük kurtarıcı” manşetleri attı. Çizilen karikatürlerde Wilson, Bolşevizm tehdidinden korkan eskimiş Avrupa’ya güneşi getiren adam olarak tasvir edildi.
Abartılı benzetmeler bununla da kalmadı ve…
Wilson pek çok ülkede İsa’ya benzetildi. Kimileri de ona “Mesih” dedi! ‘Aziz” Wilson’un fotoğraflarının altında mumlar yakıldı. Önünde diz çökülüp dualar edildi. Bütün bunlara kendi de inanmış olacak ki Wilson başkanlığının son yılında ağır hastalıklarla mьcadele etti ve o dönemde kendini “Tanrı’nın resulü İsa” zannetti!

İstanbul’daki Wilson hayranları

Wilson’un Avrupa’da estirdiği rüzgâr, sonunda savaştan yenik ve yorgun çıkmış Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a da ulaştı.
Tarih: 4 Ocak 1919.
Robert Koleji’ndeki toplantılar sonucu İstanbul’daki münevverler “Wilson Prensipleri Cemiyeti”ni kurdu. Bu sivil toplum kuruluşunun merkezi, Nuruosmaniye’deki Zaman Gazetesi bürosuydu.
Kurucuları; Halide Edip, Celaleddin Muhtar, Ali Kemal, Hüseyin Avni, Refik Halit gibi Osmanlı’nın tanınmış aydınlarıydı. Dernek üyelerinin çoğunluğu da, Sabah başyazarı Ali Kemal, İkdam başyazarı Celal Nuri, Akşam başyazarı Necmettin Sadak, Yeni Gazete başyazarı Mahmud Sadık, Vatan başyazarı Ahmet Emin, Yeni Gün başyazarı Yunus Nadi, Zaman yazarı Cevat gibi gazetecilerdi
Osmanlı aydınları, Başkan Wilson’u “kurtarıcı” olarak görüp methiyeler düzüyor, o zor koşullar altından kurtuluşun ancak ABD’nin desteğiyle olacağına inanıyorlardı. Bu nedenle bir tür kolonileştirme amacı taşıyan “manda isteriz” taleplerini yazıya dökmekte sakınca görmüyorlardı. Hakkını vermek gerekir ki Başkan Wilson da güzel laflar etmeyi biliyordu. “Barbar ülkelere uygarlık götüreceğini” söylüyordu her fırsatta. Sihirli sözcük “özgürlük” ve Wilson’un karizması Osmanlı aydınlarını mest etmeye yetip de artmıştı bile…
Oysa Wilson, Batı’nın iktisadi ve siyasal egemenliğine özünde karşı çıkmıyor, sadece biçimini değiştiriyordu. Manda/kolonileştirme aslında sadece sömürünün biçim değiştirmiş haliydi. Kuşkusuz insanlık tarihinin böylesine büyük altüstler yaşadığı bir dönemeç noktasında Wilson’un “kurtarıcı” olarak görülmesi anlaşılabilir. Ancak pek çok mazlum ülke insanı, aydını, burjuva demokratı aldatıldıklarını sonra anladı.
Avrupa’da barışsever gözüken Wilson, Amerika kıtasında diktatördü. Meksika’ya, Dominik Cumhuriyeti’ne, Haiti’ye, Küba’ya, Panama’ya, Nikaragua’ya ve Honduras’a Amerikan askerlerini göndermekten hiç çekinmemişti. Mazlum halkların lider olarak örnek aldığı Emiliano Zapata’ya, Pancho Villa’ya neler yaptığı; o köylü isyanlarını nasıl bastırdığı Avrupa’da ve Doğu’da ancak zamanla duyulacaktı.
Nobel Barış Ödülü sahibi Wilson’un yumuşak tavırlarının, güler yüzünün altında ne sakladığı sonra görülecekti. “Mesih” Wilson aslında dünyayı ülkesinin çıkarına göre düzenlemek isteyen “Büyük Patron”dan başka bir şey değildi!

Wilson’dan Davutoğlu’na…

Şimdi tam Davutoğlu’nu anlatırken nereden çıktı bu Wilson diyebilirsiniz haklı olarak. Onu da söyleyelim o zaman;
Tarih 18 Haziran 2010.
İstanbul Four Seasons Otel’de düzenlenen bir ödül töreni gecesi. Merkezi Amerika olmasına rağmen nedense İstanbul’da yapılan ve Türklerin davet edildiği bu gecede ABD’nin eski Başkanı Woodrow Wilson adına verilen ödüller sahiplerini buluyor, “Kamu Hizmeti Ödülü” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na “Kurumsal Yurttaşlık Ödülü” ise Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk’e veriliyordu. Davutoğlu ve Şahenk’e ödüllerini, Woodrow Wilson International Center Başkan Yardımcısı Michael H. Van Dusen takdim etti.
Ödülü aldıktan sonra konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Woodrow Wilson Vakfını araştırırken bazı noktaların dikkatini çektiğini belirterek, Wilson’ın eğitim ile siyaset arasındaki ince çizgiyi en iyi şekilde yakaladığını herkese göstermeyi başardığını söylüyordu ‘stratejik derinlik’ hocası!
Wilson’ın bir diğer özelliğinin idealizm ile realizm arasında bir denge kurmaya çalışması olduğunu dile getiren Davutoğlu, idealler ile realizm arasındaki uyumun çok önemli olduğuna dikkati çekiyordu, eski ABD başkanını allayıp pullayıp ballandıra ballandıra anlatıyordu. Tıpkı yüz yıl önce Halide Edip’lerin, Celaleddin Muhtar’ların, Ali Kemal’lerin, Hüseyin Avni, Refik Halit, Celal Nuri, Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi’lerin Wilson’a inanıp methiyeler düzmesi gibi.. Kendisine verilen ödülün sahibi Wilson’u ve vakfını internetten araştırıp incelediğini söyleyen Davutoğlu’nun bu sözleri ne kadar doğrudur bilinmez. Normal olarak Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın Wildorf Wilson’u ve Osmanlı’nın son dönemlerini bilmemesi, duymaması gibi bir şey söz konusu bile olamaz!.. Yoksa Davutoğlu gibi stratejik derinliği olan, yeni Osmanlı hayallerinin mimarı büyük bir hoca, (!) 100 yıl önce Osmanlıyı Amerikan mandasına sokmak için elinden geleni yapan, Osmanlı haritasını parça parça bölen Wilson ödülünü niye alsın ki.