Bir başka açıdan ‘Bir Başkadır’… Öztekin Çaçan yazdı

Öztekin Çaçan / İstanbul - 24 Ocak Salı

Benim Netflix aboneliğim yok. İstanbul’da bir arkadaşımın evinde tanıştım kendisiyle. Bir kaç film “takıldıktan” sonra Bir Başkadır dizisine rastladım. Ve soluksuz izledim.

Beni sürükleyen, gerçekten çok iyi diyaloglar çok iyi bir oyunculuk ve de biraz acemice bir senaryo vardı karşımda. Bu kadar iyi gözlemiş, bu kadar iyi analiz edilmiş, yaşamdan türetilmiş o kadar güzel işlenmiş diyaloglara rağmen senaryoda ‘konu karmaşası’ yaşamış biraz. Mesela içinde her şey olsun dedikleri için galiba tecavüz, Kürt meselesi, türban, değişim, dönüşüm hepsi aynı kefeye konulmuş. Ama yine de dizinin hakkını yememek lazım. İki defa seyrettim ve üzerimdeki etkisinin yüksek olduğunu söyleyerek emeği geçenlerin hakkını teslim etmeliyim.

Herkesi değişik şekillerde, oranlarda etkilemiş bu dizi. Çok kişi olumlu-olumsuz, ilk günden bir sürü eleştiri getirildi senaryoya, dizinin bütününe vb. Ama ben başka daha dar sayılabilecek bir açıdan bakmak istiyorum olaya. Taşra, taşralı ve taşralılık üzerinden gideceğim. Hemen belirteyim benim taşra tanımın, olumsuzluk yüklemiyor taşraya. Taşranın daha çok bizden olanı temsil ettiğine inanıyorum ben. Eksik, baskıcı yönleri de yok değil taşra veya taşralının, ama biz gözümüzün birini kapatarak ilerleyeceğiz. Çünkü “kent soylu taşralılığın” (tanım bana ait) yaygın anlamda baskıcı ve şiddet yönleri törpülenmiştir zaman içerisinde. Mesela namus cinayetleri çok münferit hale gelmiş, ailelerde giyim kuşam yasağı nerdeyse kalmamıştır vb.

Taşralı pek konuşmaz, uzun uzun anlatamaz her şeyi. Daha çok niyetler üzerinden çözer her şeyi. Ama sizin onu anlayıp anlamadığınızı, hemen anlar taşralı. Bir durumdur taşralı olmak, bir açıklama biçimi değildir. Ondan filozofik açıklama beklemeniz nafiledir, ama filozofik, tutarlı ve erdemli davranabilir. Yerden yere, konudan konuya, taşralının durumu değişir. Mesela diziden bir örnek vereyim; Meryem, Sinan beyi sevemeyeceğini bilir. Dr. Peri’nin de Sinan’ı kendisine yakıştırmayacağını hemen anlar mesela. Kendi durumunun ve konumunun her açıdan farkındadır. O yüzden ilgisini itiraf etmez. Birinci bölümün 14. ve 20. dakikası arasında süren Meryem ile psikiyatr Peri arasında geçen ‘’ne kadar borcumuz’’ ile biten muhteşem diyaloğu halen daha unutamıyorum. Bu kadar sade bir anlatımla müthiş bir taşralı tipolojisi verilmiştir. Didaktik olmayan, sıradan, gündelik kelimelerle muhtevayı bu kadar güzel anlatabilirsiniz. Oyuncunların yeteneğini de göz ardı etmeyelim tabi.

Berkun Oya kentteki taşrayı, içimizdeki taşrayı iyi anlatıyor. Senaryonun gücü de asla açık bir dil kullanmayan taşralıyı size buldurmaya çalışmasında. Açık söylenmiş, repliğe bağlanmış bir mesaj yok. Ama size hemen durumu kavratabiliyor. Okuduğum eleştirilerde temel itiraz noktalarından biri de bu. İşi izleyiciye bırakmış bir anlamda yönetmen. Çok da doğru bir şey yapmış. Gündelik hayatın dilinde hiç bir şey açık ya da net değildir. Bir taşralıyı anlayabilmeniz, onun aslında ne anlatmak istediğiniz bilmeniz, değişik bir birikim gerektirir. Dizide özellikle taşralıların kullandığı dil de aynen böyle. O yüzden dizideki diyaloglardan örnekler vererek pek kritik yapamıyor insan. Gündelik yaşamda kullanılan dil gibi, sembolik ve dolaylı anlatımlar o kadar iyi kullanılmış ki senaryoda.

Ana fikri; “sen arayacan, sen bulacan!”. Senaryonun etki gücü de aslında buradan kaynaklanıyor. Herkese tanıdık gelen, sokakta kullanılan her yerde rastladığımız, ama herkesin kendi kelimeleriyle anlamak zorunda olduğu bir anlatım var karşımızda. Dolayısıyla herkes kendi taşrasına, yolculuk yapmak zorunda. Bazı açılardan filmi yerden yere vuran profesyonellerin, bir de bu açıdan yani içimizdeki taşrayı anlayarak, filme bakmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Biraz açalım. Örneğin; İstanbul’da taşra kaç katman. Dikey ve yatay ilişki modellerinde taşra ile büyük kent. Yerel ile modern birbirleriyle nasıl kesişiyor? Mesela büyük kentlerdeki ultra modern rezidanslara giden orada ev işçiliği yapan hizmet ehli ile, rezidans sakinleri nasıl bir sosyal temas biçimine yaşıyor? İlişkileri hangi açılardan yatay hangi açılardan dikey bir seyir izliyor? Ya da yüksek rezidanslarda yaşayan yüksek taşralılar, olabilir mi?

Acaba, mantıken, kesiştirilemeyen tabakaların, ya da sosyal hiyerarşilerin, görünmez tanrılarının yasak koyduğu bir aşk yok mu? Ya da böyle bir aşk hiç yaşanamaz mı? Mesela, hizmetçiye âşık olunamayacağı için onun temizlik yaparken giydiği eşarbı (kimisi türban diye yaygarayı kopardı) için için koklamakla idare etmek zorunda kalınamaz mı? Yüksek eğitim almış bir rezidans sakini, en modern tuvaletinde defi hacet giderirken, eve gelip giden kendi sınıfından kadınların hiç birinden alamadığı kokuyu, o eşarpta alamaz mı? Ev içerisinde birbirini görmezden gelen hizmetçi ve ev sahibinden oluşan iki cins, biri, diğerine dolaylı ilgi duyamaz mı?

Duyar elbet, ama çaktıramaz. İşte dizinin temel konularından birini de bu çaktırmama durumu oluşturuyor. Sınıf farkı, insanın muhtevaya olan ihtiyacını azaltmıyor. İnsan ne kadar çok ve başka kişiyle seks yaparsa yapsın, temelde emeğe olan (şimdilerde özel hissetme”) ihtiyacı hiç değişmiyor. Meryem’in Sinan için pasta yapması, sevdiği şeyleri getirmesi, onun yemesi için hazırlaması, gittikçe kaybettiğimiz ‘’sevgi emektir’’ gerçeğini hatırlatmıyor mu size? Bu saf ve temiz emek, Sinan’ı tuvalette eşarbı koklamaya götüren temel etmen değil midir?

Muhteva meselesi neredeyse bütün karakterlerin içerisinde debelendiği ve her kesin kendince çıkış aradığı bir labirente dönüşüyor aslında. Mesela okumuş, çok iyi eğitim almış bir psikiyatr olabilirsiniz (Peri) ama yaşadığınız toplumun muhtevasına, ya da muhtevasının bilgisine ya da hikmetine sahip olmayabilirsiniz. Ya da Gülbin ile Gülen’in Kürt meselesi dolayımında uğradığı değişim ve bu değişimin muhtevasını, her ikisinin de anlamamış olması yine bir muhteva sorununa tekabül etmiyor mu? Tabi bu konuyu (muhteva, bilgi, hikmet) burada tartışmak dizinin ve yazının sınırlarını çok zorlayacağından kesiyoruz.

Ama yıllarca Alman toplumunda, dünyanın en modern ülkesinde gurbetçilik yapmış Ali Sait Hoca karakterinde, onun çocuklarında, öğrencilerinde hep bu muhteva, bilgi, hikmet kelimeleriyle özetlediğimiz bir anlamama hali vardır. Ali Hoca, gezmiş dünyayı, ama anlamamış hanyayı – konyayı. Kendince çıkış ararken, başkalarının derdine derman olmaya çalışırken, derviş edasıyla laflar ederken, kendi yaşadıklarını bile anlamakta zorlanmıştır. Çoğu zaman çaresiz ve çözümsüz kalmıştır. Ama kabullenmeyi öğrenmiş bir karakterdir. O yüzden başını açmak isteyen kızına, direnemez.

Dizideki neredeyse herkes ve her şey, sonuca bağlanamamış aktif bir karmaşa ve kararsızlık hali yaşamaktadır. Özellikle üst sınıfın yaşadığı bütün ilişkiler. Yani okumuşların biri birleriyle ve yaşadıkları toplumla ilişkileri duygusal olmayan, ihtiyaçlar üzerinden yürümektedir. Peri, Gülbin, Selim ve zaman zaman kadraja giren arkadaşları hepsi birbirini anlamakta, ama kimse bir diğerini sevmemektedir.

Ama aşağı taraftakiler öyle değil. Meryem’in ailesi ve Hocanın evinde he şey çok daha samimi yaşanmaktadır. Birbirlerinin dertleriyle üzülüp dertlenmekte, birlikte mutlu olabilmektedirler. Yaşadıkları bir muhtaçlık ilişkisi gibi görünse de sahicilik vardır. Mesela, senaryoda çok absürd duran şu tecavüz meselesi ile ailecek yüzleştiklerinde ne kadar da mutlu oluyor garipler. Ruhiye ve Yasin sanki yeniden doğuyor. Ama diğer karakterlere üst attakilere böyle bir mutluluk hakkı tanınmamış dizide. Belki de hem senarist hem de yönetmen olan Berkun Oya bilerek yapmıştır bunu. Gıcık almış olabilir okumuş tayfadan. Her şeye bilgisel bakan, mantıktan müteşekkil hayatlar, bir rahat edememiş dizide.

Özetleyecek ve de bağlayacak olursak… Benim dizi ile ilgili en genel ve en hakiki görüşüm şu; taşranın dili olsa taşra olmaz. Taşralının dili yoktur, davranışı vardır! Ne duygusunu, ne ihtiyaçlarını, ne de niyetini açık açık beyan etmez taşralı. Dolayısıyla çok derin bir gözlem ile ancak anlaşılabilir. Hele bunun bu şekilde yazılabilmesi başka bir ustalık işidir. Berkun Oya bunu yapabilmiştir. Taşralı olmak çoğu zaman değişimi anlamadan bilmeden -biraz da direnerek- ama bu koşullarda bile topluma/yeni olana paralel yaşayabilme sürecidir. Dolayısıyla kolay aşılmaz.

Taşra(lı) çoğu zaman insanın en temel duygularına hitap eden bir şeydir. Size emek verendir, evinizi temizleyen, barınızın, pavyonunuzun kapısında size bekçilik edendir. Gittikçe mekanikleşen ilişki biçimlerinde kendini bu saflığı ve içtenliği ile cezbedicidir taşralı. Mavi yakalıdır ve yakası kirlidir taşralının. Sizi tam anlaması da kolay değildir taşralının. O yüzden parasını sizin verdiğiniz dünyada, sizi anlayabilmek için Ali Hoca’ya ihtiyaç duyar taşralı. Taşralı çok olandır. Toplum, en çok bu kesimlerden oluşur. Düzenle tam birleşemeyen görüntünün, altında bir anlamda düzenin kendisidir taşralı veya taşralılık.

Bir Zamanlar Anadolu’da filmi nasıl bir olay üzerinden, taşrayı, taşra koşullarında tarif ediyorsa. Bir Başkadır dizisi de bir ‘durum’ üzerinden büyük kentlerdeki taşrayı tarif edebilmektedir bize. Elinize sağlık Berkun Oya, bence çok iyi bir yoldasınız.