“Korona var yassak” Eve tıkadığımız 65 yaş üstü insanların hayatını TV’lere bağladık

Rumet Serhat / 9 Mayıs Cumartesi - İstanbul

Halen etkilerini derinden hissettiğimiz ve aşısı-ilacı bulunana kadar da tüm 2020 ve belki sonrasında hissedeceğimiz COVID-19 salgını için ülkemiz dünyada eşi görülmemiş bir mücadele başlattı. Gerçekten eşi görülmemişti, çünkü ne tedbirleri aldığımızı sanırım biz de anlayamadık, virüste anlayamadı. Sürü bağışıklığı yerine “sürümsü” bağışıklık geliştirmekle, ultra izolasyon, erken yazlık açmak ve dünyanın maske kullanılması gereli-gereksiz tartışmasında kim, nasıl dağıttı? Alamadı, satışı yasak mı değil mi? diye bambaşka bir tartışmayla dünyadan farkımızı gösterdik. Keza aynı şekilde hastalığı kapması halinde en büyük risk grubu olan 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olanlara da sokağa çıkma yasağı getirilirken maske içeren set hediye eden ülke olduk. Daha sonra bulaştırma hızı yüksek olarak düşünüldüğü için 20 yaş ve altını kapsayacak şekilde genişletilen yasak iki grup arasındaki bir farkı göz önüne almamıştı. 20 yaş ve altı özellikle metropollerde asosyal ya da kendi ebeveynleri kadar sosyal olmayan bir hayat tarzı, sanal ortamdan sosyalleşmeyi becerebilmeleri gibi bu yasaklardan daha hafif etkilendikleri düşünülüyor. Öte yandan, istisnalar olsa da, genel olarak 65 yaş ve üstünün teknolojiye erişim imkânı olsa dahi kullanımı açısından pratikleri zayıftı, fiziksel olarak dışarıda sosyalleşmek, her gün gazete alıp düzenli okumak, bazıları için “ajans” saati evde olmak yeterliydi. Bu durumda, dünyada gerçekten eşi olmayan kısıtlamamızda, ilk defa 15 Mart tarihinden itibaren, Anneler Günü 10 Mayıs tarihinde ilk defa kamusal alana çıkacak olan, 20 yaş ve altı gibi internetten istediğine erişmek yerine televizyon mahkûmu olan 65 yaş üstünün psikolojik durumlarını, TV programlarının içeriklerini ve etkilerini uzmanlarla konuştuk.

Maalesef, reklam veren, sponsor değiştirilen rating sisteminde neye göre karar veriyor? Öğrenmek ve aktarmak için konuşmak isteyen uzman bulamadım, ismini veremeyecek birine de ben itibar edip okuruma iletemem. Yalnız medyaya ilk girdiğim zaman yani 2008’den şunu hatırlıyorum; rating cihazlı TV’ler açık olduğunda 4 kişi izliyordur hesaplamasına göre tüm rating cihazları hepsi aynı programı izliyor olsa Türkiye nüfusundan 11 bin kişi izliyor olarak ölçümleniyordu.

Tabi, konuklarım Klinik Psikolog Duygu Berekatoğlu ve Prof. Dr. Çiler Dursun benim oldukça uzun ve detaycı sorularıma da çok değerli yanıtlar verdi.

Rumet Serhat: Merhaba, sizi tanıyabilir miyiz?

Duygu Berekatoğlu: Merhaba, 1988 Diyarbakır Doğumluyum, ilk ve orta öğrenimimi Diyarbakır’da tamamladım, daha sonra ABD’de Orange Coast College’de lisans, Phoenix University, Los Angeles’ta yüksek lisansımı tamamladım. Şu an Diyarbakır’da klinik psikolog olarak çalışıyorum.

RS: Klinik psikolog tam olarak ne iş yapar?

DB: Bireylerin yaşamlarındaki duygusal, zihinsel ve davranışsal sorunları tanımlamak için seans düzenler, gözlem, görüşme ve testlerle mevcut ya da olası bozuklukları teşhis eder. Kişinin ihtiyaçlarına göre bir tedavi programı formüle eder. Klinik psikologlar, üniversitelerin 4 yıllık psikoloji bölümlerinden mezun olduktan sonra klinik psikoloji yüksek lisansı yapıp “Klinik Psikolog” unvanına sahip olur. Ayrıca, sadece klinik psikolog değil, uzman psikologlarda terapi yapabilir.

RS: Yani psikolojik problemlerimiz için gittiğimiz insanlar klinik psikologlardır, değil mi?

DB: Psikolojide başka yüksek lisanlar da olduğu zaman Uzman Psikolog olarak geçiyor, o yüzden, psikoterapi Uzman Psikologlar tarafından verilir, yani Klinik Psikolog tek değil. Ülkemizde bir meslek yasası olmadığı İçin yeni mezun olmuş Psikoloji öğrencileri bile şuan danışmanlık yapsa da aslında doğru desteği verecek olanlar Psikiyatristler veya Uzman Psikologlardır.

RS: Size sormak istediğim esas soru, ülkemizde ana akım medyada gündüz kuşağı programları hakkında. Ekranları 2 yıldır yemek programları doldurdu, ama bu, alışık olduğumuz aşçıların yemek tarifi verip uygulamalı gösterdiği programlar değil, gelinli-kaynanalı(!), ya da misafirlikte geçen yemek programları. Bu programlar sürekli bir kavga içeriyor, misafirlikte insanlar ezici çoğunlukta yemeği beğenmedikleri için hakarete varan ifadeler de bulunuyorlar. Ya da stüdyoda gelinler(!) rakiplerine ya da kendi kayınvalidelerine ağır hitaplarda bulunuyorlar. Bu noktada sorum ikiye ayrılıyor: eğer bu programlar kast ise, biz yemek yaparken bile avazımız çıktığı kadar bağırıp, en ufak şeyde bile ego yapabilen bir topluluk olarak, bu programlar bizi mi yansıtıyor? Tabi bu kıyafet programları için de geçerli.

DB: TV kanalları bu tarz programlarla rekabet etmek zorundadır ve daha çok malzeme pahasına kıskançlık gerginlik, kavga gibi duygusallıkla alakalı materyalleri vurgulayarak yapıyorlar bu yüzden bu tarz programların gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Toplumun bazı kesimlerinde, yani Parasosyal (kişinin film/program karakterleriyle tek yönlü ilişki kurması.
DB) etkileşim düzeyi yüksek olan insanlarda daha çok etkili oluyor. Televizyon, bu tür programlarlar 65 yaş üstü için sadece bir bilgi kaynağından çok daha fazlasıdır. Zaman geçirmek için yani, sıkıntılarından ve olumsuz duygularından uzaklaşmak için izledikleri programlarda ki gerginlik ve stres ortamı çoğunda hayal kırıklığı, depresyon, anksiyete, umutsuzluk, günlük işlevsellikte bozulmalar, strese bağlı bağışıklık sisteminde zayıflamalara neden oluyor. Ayrıca, gelin-kaynana yemekteyiz programında ki kusursuzluk dayatması, ebeveynlik rollerinde dominant duruş sergileyen, kontrolcü, mükemmeliyetçi ve ilişkileri manipülasyon üzerine kurmaya alışkın karakteristik özellikler gösteren anneler/kayınvalidelerde de aynı tavrı evlerinde kendi hayatlarında da sürmeye çalışıyorlar bu yüzden aile içi çatışmalara da neden oluyor.

Erkekler, programları daha çok zaman geçirmek için izlerken, kadınlar ise yol gösterici, arkadaş olarak görmekte. TV programında ki gelinin yaptığı yemeği yapamadığı İçin laf yiyen danışanlarım var.

Bu tarz kişiler programları izlemeye devam ettikçe, onların duygu ve düşüncelerini paylaşmaya başlıyorlar ve böylece bir gerçeklik duygusuna kapılıyorlar, programa ve sevilen karaktere duyulan ilginin yoğunluğu arttıkça programdan ayrılması, az puan alması, hak ettiği değeri görmemesi kişilerde üzüntü ve gerginlik yaratabiliyor.

RS: Ama sonuçta hem toplum, hem de TV networkleri, daha eğlenceli rekabet yarışması yerine negatif çatışmalı yarışmayı tercih ediyorlar durumu ortaya çıkıyor. Burada, ABD programlarını alıp oryantal sosla daha sertleştiren kanallar mı, yoksa böyle oldukça izleyen halktan mı kaynaklandığı belli olmayan bir fasit daire oluşuyor ve bu nasıl kırılabilir?

DB: Her iki taraftan kaynaklanıyor yapım şirketlerinin yayıncının yüksek reytingler yakalamak istemesi, izleyicinin de kaostan besleniyor olması ortaya bu sonucu çıkartıyor. Eğlenceli, yararlı programlar yapılmıyor olmasının rekabet, izleyici reklam talepleri gibi çok nedeni var. Toplum olarak da seviyoruz, kavgalar, ilişkiler, kayıp, katil sürecini takip etme isteği, özel hayatlarının ifşa edildiği programlar mesela Biri Bizi Gözetliyor, Çiftlik Evi, gelin-kaynana, izlenme oranlarının çok yüksek çıkması bundan kaynaklı. Bu yüzden, seyircinin gücünün daha büyük olduğunu düşünüyorum.

Bu durumun kırılabilmesi içinde, program düzenleme aşamalarında uzman psikologların dâhil edilmesi. Toplumun ruh sağlığını bozan programlar için bir düzenleme getirilmesi. RTÜK’e giden şikâyetlerin dikkate alınması. Mümkün olduğunca bu tarz programlardan uzak durup ruh sağlığımızı korumak.

RS: Peki bu tarz programlardan kaçınmak, TV izleyicileri için, nasıl mümkün?

DB: Programların bir kurgu olduğunu rastgele yapılan işler olmadığını bilmeleri onları gerçekliklerden uzaklaştırmaz böylelikle daha az etkilenirler. İzledikleri gündüz kuşağı programları stres, yarışma programları heyecan, kalp ritminde artış gösteriyorsa kanal değiştirmeleri veya başka bir şeyle ilgilenmeleri gerekiyor. Parasosyal etkileşimi yüksek insanlarında uzman desteği alması gerekiyor. Yapılan bir araştırma da internet kullanımı TV’ye göre yaşlılarda “Atıl olma hissini engelliyor”. 65-74 yaş arası internet kullanımı %17’ye yükselmiş ve sosyal yaşamdaki çembere dâhil olma, içe kapanmayı engelleme, hayatı yakalama, stresi azaltma gibi bulgular var.

RS: Peki yaşlıların günde belli bir sürede olsa dışarı çıkması psikolojilerini nasıl etkiler?

DB: Bu Korona virüsüyle yapılan Ageism (Aslında konuya göre belirli yaş grupları kast edilse de genelde belirli yaş üstü insanlara karşı negatif ayrımcılık yapmak. RS) çoğu belirli yaş üstünün psikolojisini etkiledi, üzerine yasak gelmesi, her ne kadar onların sağlığı için olsa da, “Yasak” kelimesi ister istemez rahatsız edici onlar için, günün belirli bir saati dışarı çıkıp, güneş ışığı almaları, yürüyüş yapmaları, bulundukları atmosferden uzaklaşmaları, psikolojik ve fiziksel olarak çok önemli ve gerekli.

Sıradaki konuğumsa Profesör Doktor Çiler Dursun

Rumet Serhat: Öncelikli olarak kendinizi tanıtabilir misiniz?

Çiler Dursun: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 1993’de mezun oldum. Doktoramı 2002’de tamamladım. 1994 yılından beri aynı fakültede akademisyen olarak çalışıyorum. 2010’da profesör oldum. İdeoloji ve söylem kuramları, psikanaliz, haber sosyolojisi, eleştirel toplumsal kuramlar, kültürel çalışmalar, bilim iletişimi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları başlıca ilgi ve çalışma alanlarım. Tamamlanmış çok sayıda ulusal uluslararası projenin ve saha çalışmasının yöneticiliğini yaptım. Ders anlatıcılığından çok, okumaya- yazmaya ve saha araştırmalarına düşkünüm.

RS: Türkiye’de 2 yılı aşkın süredir yemek ya da moda programı adı altında, “Gündüz Kuşağı” denilen, halk arasında “Kadın Programı” olarak anılan programlar türedi. Kadın ağırlıklı katılımcı ve izleyici olduğundan ve TV networklerinin buna ses çıkartmamasından “Kadın Programı” kodlandırması bu programların aslında ödüllü yarışma programı olduğunu gölgeliyor. Bu programlar kast olarak mı, yoksa organik yarışmacılar üzerinden mi ilerliyor?

ÇD: Bu tür programlar, gündüz kuşağında özellikle de ev hanımı denilen ve ev içi emekle toplumsal yeniden üretime katılan kadınları hedeflemektedir, yeni değildir. Kadınların ev içi faaliyetleri aracılığı ile toplumsal kimliklerini görünür ve değerli kılabilmelerini araçsal bir biçimde kullanmaya yönelik programlardır. Elbette ki, reklam endüstrisinin güdümü altında beliren program formatlarıdır bunlar. Programlardaki yarışmacı kadınlar ve yakın akrabaları, dünyada ve Türkiye’de kast ajanları dediğimiz ve ücret karşılığı programlara içerik üreticisi figürleri sağlayan ajanslarca temin edilmektedir. Dolayısıyla kendi sıradan günlük hayatı içinde olup da kast ajansına bağlı çalışan insanlardır. Belirli bir gelir karşılığı, çıkışlı, eksantrik ve karşıtlık/gerilim yaratacak davranışlarla programları hareketlendirerek izletilir kılmaya çalışmak temel misyonlarıdır. Bunu kendi aralarında çatışmalar yaratarak ya da program sunucuyla çatışarak yapmaktadırlar. Geçmişteki yarışmalara katılan uysal, kendi halinde ve “efendi” yarışmacı tipolojisinden farklıdırlar.

RS: Organik ya da kast olmalarına rağmen, ev kadınlarına sundukları dünya nedir?

ÇD: Yemek yapmak ve kişisel bakım ile ilgili faaliyetleri, ev içi emeği üzerinden ailelerin yaşam dünyasını kuran kadınlar için, kendi toplumsal varoluşlarını değerli kılan en temel faaliyetleridir. Gerçek gündelik yaşamda bu iki faaliyet çoğu kez görünmeyen ve üzerinde durulmayan “basit” faaliyetler iken, yarışmalar tam tersine bunları odağa almaktadır. İki nedenle: temelde reklam sektöründeki ilgili üreticilerden sağlam reklam gelirini sağmak için ve ikincisi ev kadınlarına bu toplumsal rollerini sorgulamaksızın meşrulaştırmak için. Bu programlarda erkek yarışmacılar yoktur ya da çok nadirdir, o da daha “efemine” tabir edilen erkek karakterler üzerinden gösterilmektedir. Demek ki programlar, öncelikle ev kadınlarının “güzel görünmekle ve iyi yemek yapmakla” sorumlu olduğu söylemini güçlendirerek, belirli bir kadınlık anlatısı kurmaktadır. Bu anlatı, ataerkil anlam rejiminin bir bileşenidir. Bir diğer bileşeni ise kadınların iyi birer anne olmaları gerektiğidir ki bu programlar bu anlatıyı da dolaylı olarak beslemektedirler. Bütün geleneksel kadınlık rolleri, bu iki program formatı ile kadınlara giydirilmektedir. Öte yandan izleyici kadınlar açısından, kendi yaşam alanlarının önemli ve anlamlı gösterilmesi nedeniyle bir görünürlük ve değerlilik sağlayan program türleridir bunlar. Sevilmelerinin bir nedeni, içinde taşıdıkları yüzeysel gerginlik ve yapay karşıtlığa dayalı rating stratejileri iken, biraz daha temelinde, bir değer aktarımı imkânı yarattıklarından çok izlenmektedirler.

RS: 65 yaş altı kişilerin de salgın dolayısıyla evde izolasyonda bir yemek, ya da moda programıyken, diğer yarışmacıların birbirlerine olan sözlü şiddetini izlemek aile içi şiddet ve çocuk gelişimi açısından negatif etkiler yaratmaz mı?

ÇD: Türkiye son yirmi yılda, karşıtlığa ve kutuplaşma dayalı siyasetin tırmandığı bir ülke haline geldi. Bunu siyasi iktidar ve muhalefet birlikte gerçekleştirdiler. Söz konusu dinamikler, toplumsal yaşamda da gerginliği arttırdı ve farklı toplumsal kesimlerin birbiriyle karşılaşma tarzını sertleştirdi. Bu yeni hal, medya ve program içeriklerinde de karşılığını bulmaktadır. Dünyada farklı ülkelerdeki benzer programların tersine, Türkiye’de siyasal toplumsal kültürün dokusu, programlara da taşmaktadır. Daha da ilginci, bu marazalı doku, yeniden üretilmektedir. Gerçek gündelik yaşamın da medya gerçekliğinin de akıl, mantık, rasyonalite ve ona dayalı uzlaşma kültüründen hızla uzaklaştığı bu savrulma hali, izleyicilerin karşısına devamlı çıkarıldıkça, olağanlaşmaktadır. Her yeni program formatı, bu toplumsal gerginlikleri ne kadar tırmandırabildiği ve taşıyabildiği ile rating alır hale gelmektedir. Program endüstrisinin tercihleri, kısmen güncel toplumsal ilişkiler alanında devşirilmekteyse de bunları bileyerek, keskinleştirerek, uzlaşısal öğeleri görünmez kılmak, kültür endüstrisinin bir tercihidir. Oysa toplum, çatışmalarla olduğu kadar uzlaşmalarla da hareketlenen bir alandır. Uzlaşmaları ve pozitif dokusunu programlarda görünür kılmadığınızda, toplumun çok dar bir çerçevesini resmediyorsunuz demektir. Bunun en genel ideolojik sonucu da insanları uzlaşı kültüründen, diyalog siyasetinden uzaklaşmaya teşvik etmesidir.

RS: 65 yaş üzeri ve sağlık sorunlu kişiler günde 1-2 saat olsa bile yaşıtlarıyla buluşuyor, ya da parklarda vakit geçirebiliyorlardı. COVID-19 salgını sonrası gündüz dışarıda olabilen dışarı çıkamadıklarından, bir kısmının da dijital medyadan isteyeceği programlar yerine kurmaca bile olsa TV programlarının bu kavgalı, bağırmalı, aşırı rekabetçi yayınlarına maruz kalmaları, zihin ve buna bağlı, beden sağlıkları için daha kötü etkileri olmaz mı?

ÇD: Çatışma, karşıtlık, gerginlik içeren negatif içerikli yayınlar, her yaş grubu için iç dünyasını daha kaotik ve tetikte hale getiren kültürel içeriklerdir, sadece 65 yaş ve üzeri açısından düşünmemek gerek. Bu tür programlar, dışarıdaki toplumsal yaşamı indirgeyerek karşımıza çıkarırlar ve onun çok boyutlu, zengin işleyişini sergilemedikleri için, insanları da her an başkalarından ters bir şeylerle karşılaşıp savunmacı ya da saldırgan yanıt üretmeleri gereken konumlara doğru savururlar. Toplumu indirgemek, insanı indirgemektir. Dolayısıyla kitle medyasındaki bu tür içerikler, pozitif olanı dışlayarak toplumsal yaşamın dokusunu uzun vadede sertleştirmektedirler.