Coronavirüsün yeni merkez üssü New York’ta yaşam!

Rumet Serhat / 31 Mart Salı - İstanbul

Merhaba, sevgili okurlar. Maalesef, Koronavirüs (Covid-19) salgını olarak zihnen/ruhen, bedenen ve ekonomik olarak zor günlerden geçiyoruz. Üstelik bu küresel salgın yüzünden her ülke/şehir, bir diğer ülke/şehri “aslında onlar daha kötü” diye karalıyor, bilgi kirliliği ve yaşamını yitirenlerin korkunç tablosu karşısında hepimiz daha da siniyoruz. Biz insanlardan daha da korkan ise mevcut dünya düzeninin kendisi. Çin, başta yaptığı tedbirleri geç almak ve hastalık bilgisinin yayılmasını baskılama hatasıyla şimdi küresel sistemde pazarı olan ABD ve AB tüketimi düşerse, ya da insanlar stoklu, tasarruflu bir hayata geçip tüketim toplumu olmayı bırakırsa korkusu ve tedaviyi bulup puan kazanan ülke olma hevesinde. Muhtemelen ABD Başkanı Trump buna istinaden virüs için “Çin Virüsü” ismini kullandı. Benzer şekilde Rusya’da aynı şekilde AB pazarının küçülmemesi için tedavi PR çalışmasından geri durmuyor. Bu durumda tüm dünya teknolojik olarak dünya lideri konumundaki Amerika Birleşik Devletlerine bakışını çevirdi. Hatta sanki ABD gerektiğinde zorla Çin’e gerçekten istediklerini yaptıramıyormuş veya ucuz işçi/ham madde kaynağından vazgeçip bunu biyolojik bir silah olarak kullandığı söylentileri başta çok yaygındı. Tabi bunun tam tersi de pandemi olmasından sonra duyulmaya başladı: Çin bir biyolojik deney yaparken virüs laboratuvardan kaçmıştı, ya da bu Çin’in bir biyolojik saldırısıydı. Keza, neden İran’a saldırmak isteyen İsrail, Çin’de biyolojik silah kullanmış diye sormadan, İran bunun İsrail tarafında kendisine yönelik bir saldırı olduğunu savunsa da, aynı şekilde ABD gibi teknolojisine güvenen İsrail’de salgındaki kendi can kaybı nedeniyle panik içinde.

Kurulduğu değerler esasıyla “Özgür Dünya” (Free World) olarak geçen ABD hastalıkla mücadelede darbe üzerine darbe alıyor ve demokrasi kötüymüş gibi gösterilme çabasında, Çin ise geç kalmış olmasına rağmen övülüyor. Nedense, demokratik başarı öyküleri olarak 50 milyon nüfuslu demokratik Güney Kore, 126 milyon nüfuslu demokrasi Japonya, 83 milyon nüfuslu Almanya, ya da özerk yönetimdeki Hong Kong’un başarısını görmek istemiyor bilinmez. Belli ki, siyaset arenası böyle bir salgını bile gezegenimiz için birleşmek yerine birbirlerine karşı acımasızca bir propaganda malzemesi kullanmaktan çekinmiyor.

Bu doğrultuda, 1990’dan beri New York’ta yaşayan, Pratt Institute Sosyal Bilimler ve Kültürel Çalışmalar Bölümünde Kültürel Çalışmalar Koordinatörü olan Doçent Kumru Toktamış ile görüştük. Kumru hanım, kendisini Türkiyeli ya da ABD’li olarak değil, İstanbul’lu, New Yorklu, Doğu Akdenizli olarak tanımlıyor. Eğitim almış olduğu okul New School for Social Research 1919 yılında kurulmuş ve Nazilerden kaçan Yahudiler ve diğer Nazi karşıtı görüşlüler okulu yeniden yapılandırdığı, tarihsel olarak muhalif gelenekten gelen bir kurum. Sanırım küresel finans krizi sırası ve sonrasında okulun “Occupy Wall St” (OWS) karargâhlarından biri olması muhalif kimliğini bugüne kadar taşıdığının bir örneği sayılabilir.

Rumet Serhat: Kumru Hanım, Türkiye’de haberlerde ABD ordusu New York’ta sokağa çıkma yasağı ilan etmiş ve sokağa inmiş gibi bir görünüm var.

Kumru Toktamış: Yok öyle bir şey.

RS: Bu Özgür Dünya’nın çöktüğü propagandası mı?

KT: Özgür Dünya, her ne demekse, çökebilir belki, ama böyle indirgemeci yaklaşımlarla ancak çöküşü hızlandırıcı katkımız olur. Ordu denilen örgütlenmeye kendi darbeci tarihimiz üzerinden baktığımız zaman böylesi indirgemeler kaçınılmaz tabi.

RS: Gerçekte olan nedir?

KT: Bu durumu anlamamiz icin federal devlet yapısındaki parçalı iktidar ve otorite ilişkilerini açıklamamız lazım) New York Eyalet Valisi 1 hafta önce Army Corps of Engineer’ın (Ordu Mühendis Birimi) ABD Devlet Başkanı tarafından buraya yollanmasını talep etti. ACE’nin kurumsal sloganı “let us try” (Bırakın biz deneyelim) olan lojistik ve çok önemli bir birim. Bir savaş birimi değil. Ardından Vali, herhangi bir felaket anında yapıla geldiği üzere National Guard’ı (Ulusal Muhafız) göreve çağırdı. NG her ne kadar Federal bir askeri yapı olsa da, Valilerin otoritesi altında. Yani Pentagon askeri değiller. Şöyle açıklayayım; deprem olduğunda asker gelir değil mi kente. Mehmetçikler deriz o zaman onlara. Ordu şehri işgal etti demeyiz. Düzenli ordular savaşmaktan çok daha fazla lojistik ile uğrasan muazzam örgütlerdir. Bir felaket anında bu lojistik organizasyonun kullanılması hepimizin yararına. Ordu’nun harp (combat) yapısı ile lojistik destek yapısını birbirine karıştırmamız lazım. Yani, bu ordu, Soğuk Savaş mantığı ile ülkeleri ateşe atan bir ordu. Ona sempati ile bakmamız falan mümkün değil. Ama iç politikada istihkam için ve lojistik bir örgütlenme. Bu farkın çok iyi anlaşılması lazım.

RS: National Guard yerine polis kullanılamaz mıydı?

KT: Öncelikle, polis, NG kadar örgütlü değil. İkincisi mahallelerde polise karşı tepkiler çok çeşitli. Üçüncüsü polis çok yıpranacaktır, yıpranmış durumda zaten. National Guard çadırları asayiş ve yardımlaşma konularında daha iyi örgütlü. ABD’de polis belediyenin silahlı kurumudur hepsi topu.

RS: Ama ACE (Army Corps of Engineers) Pentagon’a bağlı, değil mi?

KT: Ace evet pentagona bağlı sonuç itibariyle. Onun için Vali, Devlet Başkanından talep etti. Şimdi burada federal yapıyı, onun parça-bütün ilişkilerini ve dolayısıyla bunun sivil otorite ile ilişkilerini iyi anlamak lazım. Sandy Kasırgası olduğunda da National Guard çağrıldı. Katrina kasırgasında da ACE ve National Guard olmasaydı felaket misliyle artardı. Biz şimdi ağır çekim bir deprem, bir sel felaketi yaşıyoruz. Olanlar pek de ağır çekim sayılmaz ya, neyse… Türkiyelilerin bakışında kaçınılmaz olarak iki etken durum var: biz orduyu toplumun içine olan sert müdahalesi ile biliriz, ikincisi demokratikleşme ordunun tartışmasız olarak sivil otoritenin kontrolüne girmesi ile başlar, biz bunu doğru düzgün asla yaşamadık. Bundan dolayı orduyu lojistik bir organizasyon olarak görebilmek bizim (Türkiyeliler) için çok zor. Hal böyle olunca insanlar ürkmekte haklı tabii.

RS: Peki, NYC eyaletinde genel sağlık sigortası ABD’nin tamamında olduğu gibi kötü mü?

KT: Yok o kadar kötü değil. New York yaygınlık ve ulaşılabilirlik olarak, nispeten daha iyi eyaletlerden biri. Ama sisteminin çatlaklarında çok insan var.

RS: Sistemin çatlaklarını açabilir misiniz?

KT: Yığınla dokümante edilmemiş göçmen var. Trump’ın düşman olduğu, düşman ilan ettiği, düzenin “illegal göçmen” dediği göçmenler. Biz de (New York) ve California’da onlara illegal denmez, dokümante edilmemiş (kaydedilmemiş) denir. Bu tabii büyük şefkatimizden dolayı falan değil: ucuz iş gücü. Bu insanlar her yerde vardırlar ve asla var sayılmazlar. Hatta anektodal söyleyeyim, şu sırada büyük marketlerin hepsinde, bisiklet ile yiyecek taşıma işlerinde bu insanlar oluk oluk çalışıyor. Kentin kan damarları gibiler. Ama sağlık sigortaları falan yok. Ne NY kapitalistleri, ne de NY sosyal adaletçi muhalifler farklı farkı nedenlerle de olsa bu insanlardan vazgeçemez. Burası Arizona değil yani.

RS: İsteseler sağlık sigortalarını kendileri yaptırabilirler mi?

KT: Çok emin değilim. Obamacare olarak yaptırabilirler, ama bence, o primleri ödeyebilecek ne kayıtları, ne de paraları yoktur. Çok detaylı bilemiyorum. Bazı sendikaların uğraştıklarını biliyorum. Yalnız, şu anda kaydına bakılmadan ağırlaşan herkese açık olacak hastaneneler dendi. Ama nereye kadar hizmet alabilirler bu eksiklikler arasında bilemem. Neresinden baksan buradaki hayatı ayakta tutan insanlar bunlar. Eminim hastaneye ağır vaka olarak gitse alınır tabii ki, ama triaj kararlarımda öncelik meselesi ile İtalya’da, Fransa’da olduğu gibi karşı karşıya kaldığında doktorlar… Çok acıklı. Geçen gün markette biz müşteriler hayaletler gibi koridorlarda mesafeli mesafeli kayarak geçiyorduk. Rafları ise bu göçmenler yerleştiriyorlardı, kimisinde maske var, kimisinde yok, kimisi eldivenli, kimisi değil. Toplaşıp kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Şu sıra iş imkânları çok açıldı tabii. Virüse de çok yakınlar aynı zamanda. Bu kriz anında, düzeni bir de kayıtsız çalışanlar ayakta tutuyor, kimsenin göze alamadıkları getir götür islerini yaparak. Sağlık çalışanlarını, çöpçülerimizi, postacılarımızı saygıyla selamlarken bu gözden çıkarılmış insanları da anmamız lazım.

RS: Neden sağlık sistemi ABD’de böyle çarpık?

KT: O kadar karmaşık bir konu ki. Yani indirgemeci bir kapitalizm, pazar deyip geçebilirim istersen, ama yeterli olmaz. ABD ekonomisi her şeyin kar amacı ile ayakta durabileceği üstüne kurulu bir ekonomi. Bu kadarını Adam Smith bile söylememiş. Kapitalizmin Babasına inat, çöp toplamayı da, eğitimi de, kâr amaçlı kuruluş haline getirebilmiş bir düzende sağlık da aynı şekilde kâr etme üstüne kurulu. Halk sağlığı nosyonu bir zamanlar varsa da, 1980’lerde tamamen yok ediliyor. Hastane kâr ediyor mu, etmiyor mu üstünden isliyor. Örneğin estetik ameliyat bu nedenle teşvik ediliyor, çünkü büyük kazanç kapısı. Meseleye böyle bakmayan yapılar, sistemler, eyaletler rekabet edemiyor bu düzenle. Yine de, Obamacare’den önce, Minnesota, Massachusetts, NY, gibi eyaletlerde nispeten kamu sağlığını ön planda tutan sigorta imkânları vardı. Büyük kârlar var hastanelerde ve ilaç yapımcılarında. Bu büyük kârlar, “ama araştırmaya yatırım yapılıyor” dense de bu acayip bir göz boyama hali bence.

RS: Sizin yaşadığınız bölgede durum nasıl?

KT: Benim mahallem Ortodoks, tutucu, Musevilerle, Karayipli göçmenlerin yaşadığı, binaların çok güzel, ama halkının çok yoksul olduğu Crown Heights. Burada 1991 yılında iki nüfus arasında bir haftadan fazla süren çatışmalar olmuştu. Mevzu bir etnik çatışma gibi gözükse de aslında ucuz emlak çatışması. Basın, hedef gösteriyor durumuna düşmemek için açıkça yazamıyor, ama büyük kalabalık aileler halinde yasayan Ortodoks Museviler çok zor durumdalar. Kadish (Yahudilikte vefat edenin arkasından okunan dua) sesleri duyuyorum kimi zaman. Öte yandan şimdi Karayipli ailelerde büyük iş kaybı var. İşsizliğin öfkesini ile virüsün pençesindeki dindarlardan çıkartacaklar diye çok tedirginim. Bunun adı etnik çatışma falan değil. İki yoksul grup birbirine girmesin. Benim derdim bu. Oysa aynı dükkânları, aynı otobüs hatlarını kullanan insanlar bunlar.

RS: Hasidik Yahudiler mi bu grup?

KT: Hasidiklerin Lubavitch mezhebi, Chabad’da denir.

RS: Peki, bu gruplar karantina kararına da uyuyorlar mı?

KT: Valla sokaklar bomboş. Ama ev içleri çok kalabalık. Bu konuda ortalıkda da dolanan fısıltıları yeniden üretmek sorumsuzluk olur, ama sokaktan baktığında yaramaz bir durum yok. İlk akşam bütün çocuklar sokakta idiler, ama toparlanmış gözüküyor durum. Şimdilik hüzünlü bir yer. İlk akşamki şamata kalmadı ortalıkta.

RS: Genel olarak New York şehrinde durumlar nasıl? Türkiye gibi kendi karantinanız mı var?

KT: Resmi karantina değil, NY da olağanüstü hal var, açık alanlardaki bütün kamusal faaliyetler bundan dolayı yasaklandı. İlk ve orta dereceli okullar kapatıldı (belediye başkanı çok direndi okulları kapatmamak için). Diğer özel yüksekokullar kendi kendilerini kapattılar bu doğrultuda. Emir sisteminden çok toplumsal gereklilik olarak. O yüzden gençler basta biraz şımarıklık yapabildiler parklarda falan, polis kimseyi ne tutukladı ne ceza yazdı. Şimdi gönüllü kendini kapatma ve sosyal mesafelendirme yapılıyor. Aslında bu sosyal mesafelendirme lafı yanlış, Gayet sosyaliz internet yüzünden, ama fiziksel olarak mesafeliyiz. Bisiklet ile dolaşıyorum her gün; huzursuzluk, itiş kakış ve terbiyesizliğe tanık olmadım. İlk günler ortaokul lise öğrencileri pek saçmalamışlardı, şimdi rastlamıyorum. Trump ile NY kentinin bir zaman Sandinist (Bernie Sanders sempatizanı/ABD standartlarında fazlaca koyu sosyalist. RS) olarak adlandırılan New York Belediye Başkanı Bill de Blasio farklı nedenlerle ekonomiyi açık tutmak istiyorlar; biri kâr kesintiye uğramasın, diğeri işsizlik olmasın diye. Bütün dünya bu açmazın orta yerinde su anda. İşte bu noktada New York Eyalet Valisi Andrew Cuamo devlet akli ile hareket etmeye çalışıyor, devlet derken Amerikan Devleti anlamında kullanmıyorum, kamusal bir düzen anlamında kullanıyorum. Vatandaşını kollayarak düzen sağlamaya çalışıyor.

RS: New Yorklular olarak toplumsal dayanışmanız nasıl?

KT: Fiili dayanışma imkânsız kadar zor. Hastalanan arkadaşlarımıza ancak telefonla destek verebiliyoruz. NY kentinden insanlar zaten birbirilerinin gözlerinin içine bakmaz denir. Aslında bakarız ama gülümsemeyiz. Şimdi endişeli bakışlar var. Biz sabahları parkta bütün toplu kadınlar birbirimize gülümsüyoruz. Üstümüze bir kibarlık geldi. Ama güzel şeyler de oluyor mesela oğlum hafta sonları marangoz maskesi takıp yoksul ailelere yemek dağıtıyor.

RS: Hastanelerdeki duruma dair bir bilginiz var mı?

KT: Basından ve validen duyduğum kadarıyla, demin sözünü ettiğim ACE, büyük fuar sergi salonlarında falan dev yataklı tesisler kurdular. Kimi okullar sağlık eğitim birimlerine dönüştürüldü. Ama içeriden bilgi sahibi olmamıza imkân yok. Duyduğumuz şu; yarın veya öbür gün yatak kapasitesi dolacak. Ancak valilik ve belediye çok iyi çalışıyor görünüyorlar şu anda. Brooklyn Cruise Terminal (Cruise gemileri için ayrılmış 17.000 m2 alan. RS) Aqueduct Racetruck (40.000 kişilik hipodrom. RS) , New York City University’nin Staten Island Kampüsü ve NY Expo Center geçici hastaneye dönüştürüldüler. Daha önce de, Manhattan’daki dev fuar alanı Javits Center (170.000 m2. RS) hastaneye dönüştürülmüştü. Son olarak New York ile ilgili filmlerde sürekli geçen 3.41 km2 alana yayılmış Central Park’a da sahra hastanesi kurulmasına karar verildi. Bugüne kadar 1000’den fazla New Yorkluyu kaybettik eyalet çapında. Bunun henüz nüfusa dağılımının bilgisi verilmedi. Günde 18 binden fazla, 19 bine yakın test yapılıyor, Vali, ABD’deki tüm testlerin %25’inin NY eyaletinde yapılmakta olduğunu söyledi. Böyle bir zamanda güvenilir bir politikacıdan haber almak kadar kıymetli bir şey yok. L’oreal ve Estee Lauder bedavaya dezenfektan yapmaya başlamış. JetBlue havayolları NY’a gelen sağlık görevlilerini bedava taşıyormuş. Four Season’s Otelleri sağlık personeline bedava yatak, vs. sağlıyormuş. ABD’de eyalet valilerini hak seçer, Cuamo tarafından yapılan açıklamaları halk güvendiği bir siyasetçiden böyle zamanlarda aldığımız haberler de doğrudur mantığıyla önemsiyor.