Milli otomobilin sadece akü fiyatı 50 bin dolar! Gözümüzün içine baka baka kakaladılar

Ahmet Ravalı / 31 Aralık - İstanbul

İtalya’da tasarlanan, iki yıl önce Uzak Doğu’da otomobil fuarında görücüye çıkan ama yüzüne bile bakılmayan prototipi yerli ve milli diye kakaladılar gözümüzün içine baka baka. Yarım saatte pili şarj olup 500 kilometre gideceği iddia dilen aracın sadece akü fiyatının da 50 bin dolardan başlayacağı nedense hiç dile getirilmiyor.

Rusya, ses hızını 27 kat aşabilen hipersonik nükleer saldırı silahının hazır olduğunu duyurdu… Çin saatte 7 bin 344 kilometre hıza ulaşan (sesten 6 kat hızlı) hipersonik hava aracını test etti.

Ay’a yeniden insanlı uçuşlar yapmayı hedefleyen NASA roket platformunu tanıttı ve bu yılın başında da başında uzay istasyonunu turistlerin ziyaretine açacağını açıkladı.
Mars’ta koloni kurma çalışmaları yapan NASA ayrıca dünyayla çok daha az irtibat kurularak derin uzay seyahatine olanak tanıyacak Derin Uzay Atomik Saati’ni de çalıştırdı.
Ya bırakın bunları öküze tapıyor diye dalga geçtiğimiz Hindistan bile kendi uzay teknolojisine sahip. Adamlar kendi uydularını yapıyor resmen.
Ama iş bize gelince her tarafımızdan hamaset akıyor. Hâlâ 100 yıl önce yıkılan Osmanlıyı küllerinden yaratmaya çalışan zihniyetin pençesinde kıvranıyoruz ülke olarak. Son olarak günlerdir yerli ve milli otomobil ile yatıp kalkıyoruz. İtalya’da tasarlanan, iki yıl önce Uzak Doğu’da otomobil fuarında görücüye çıkan ama yüzüne bile bakılmayan prototipi yerli ve milli diye kakaladılar gözümüzün içine baka baka. 
Otomobil devleri yüz yıldan fazla zamandır bu yeryüzünde marka zaten. Artık otomobilin ulusallığı, ülkesi, milliyetçiliği kalmamış ki. Kimse artık Amerikan, Alman, Japon arabaları diye düşünmüyor. Kendi ulaşabileceği segmentin en iyisini, en konforlusunu, en ekonomiğini alabildiği en ucuz fiyattan almaya çalışıyor milliyetine bakmadan.
Yarım saatte pili şarj olup 500 kilometre gideceği iddia dilen aracın sadece akü fiyatının 50 bin dolardan başlayacağı nedense dile getirilmiyor. Yerli ve milli otomobil diye diye sevinç gösterileri yapan ve sanki kainatın sırlarını çözeceğini zanneden güruh, nedense 2 yıl önce önlerine konulan yamalı bohçaya benzer ilk otomobil prototipinin ne olduğunu, nereye kaybolduğunu sorgulamıyor bile. Tıpkı 2022’de satışa sunulacağı söylenen yeni yerli ve milli aracımızın (eğer yapılabilirse) 5 yıllık eski bir teknolojiye sahip olacağını sorgulamadığı gibi. Fabrikası bile olmayan, patenti alınmayan, nerede çizildiği belli olmayan ya bırakın onu motoru bile bulunmayan bir araca bel bağladık ülkece!
17 yıllık iktidarının artık son demlerini yaşadığını çok iyi bilen AKP ve onun genel başkanının bu son hamlelerini, aslında çaresizliğin umutsuz çırpınışları olarak özetlemek sanırım yanlış olmaz.
2019’un son ayının son yarısındaki gündeme bakarsak aslında tam olarak ne söylemek istediğimi çok iyi anlayabiliriz. Bir yanda beli kırılmış bir ekonomi, içi boşaltılmış kamu bankaları, zam üstüne zam gören bir hayat ve hayal kırıklığının ötesinde ‘kıyak’ yapılmış yeni bir asgari ücretin yarattığı öfke. Bir de bunun üzerine yeni yılın ilk günlerinde başlayacak emekli zamlarına daha değinmiyorum bile!
Kendi seçmen tabanında bile artık sorgulanmaya başlanan Erdoğan iktidarının, yıllardır kendini iktidar taşıyan ‘mazlum’ hallerinin ve bunun yanına koymaya çalıştığı Kasımpaşalı kabadayılığının da artık bir işe yaramayacağı aşikâr. Çünkü;
Kanal İstanbul’u tekrar ısıtıp ortaya sürmesi ve kim ne derse desin illa da yapacağım diye diretmesi de tam bu yüzden. Düne kadar ‘milli irade’ kalkanına sığınıp kendini mazlum gösteren birinin İstanbul’da yerel yönetimi elinden kaptırıp seçimleri tanımaması ve ardından Kanal İstanbul diye dayatması çaresizliğinin son aşamaya geldiğini gösteriyor. Kanal İstanbul için bir referandum yapılsa çok iyi biliyor ki 23 Haziran’da yediği darbenin kat be kat üzerinde bir hezimetle çıkacak sandıktan. Ama hem gündemi değiştirmek, insanların ekonomiyi düşünmemesini sağlamak amacıyla elinde kalan son mermileri harcıyor çaresizce. Hatta Liberya bandıralı ama acentesi Arkas olan konteyner gemisinin yüklü halde Karadeniz’de başıboş dolaştırılıp sonra boğaza sokularak kıyıya sürttürülmesi bile istediği etkiyi yaratamadı.
Kanal İstanbul’un kendi fikri olmadığını, yüz yıldan fazladır Akdeniz’e sıcak sulara inmeyi amaçlayan Rusların bunu başarmasına rağmen Karadeniz’de hiç bir zaman egemen olamamış ve bu yüzden renkli devrimler yapacağım derken Ukrayna’da çıkmaz sokağa giren Amerikan yönetiminin zorlaması olduğunu artık herkes biliyor. Ama o çıkmaz sokakta Amerikalılarla birlikte Erdoğan da bulunuyor. Çünkü sorgusuz sualsiz Kanal İstanbul’u yapabileceğinden öylesine emin ki İstanbul’un toprakları başta Katarlılar olmak üzere çok önceden Araplara parsel parsel satılmış bile. O çıkmaz sokağın içinde aslında tek başınadır Erdoğan. Çevresindeki desteğin her geçen gün azaldığını, hatta kopmaların büyük bir hızla yaşandığını çok iyi görmektedir. Hırçın tutumunun nedeni de budur.
Dünyada eşi benzeri bulunmayan (!) başkanlık sisteminin yegane söz sahibi AKP Genel Başkanının sıkıntıları bununla da bitmiyor. Çünkü Erdoğan, Amerika destekli ve başını Suudi Arabistan ile BAE’nin çektiği Vahhabi-Selefi ideolojisinin can düşmanı olan Müslüman Kardeşler hareketinin daha doğrusu İhvancıların hamiliğini hatta kendince liderliğini yapmaya soyunmuş durumda. Ortadoğu’da ve Arap yarımadasında Katar ile birlikte Türkiye’nin tek başına kalışlarının bütün nedeni de budur.
Ve bütün bu yaşananlara rağmen yılbaşı ertesinde Meclis gündemine sokulacak Libya’ya asker göndermek için tezkere çıkarma çırpınışları da İslam dünyasında gelmeye çalıştığı halifelik hayallerinin çabalarıdır. Yoksa hangi mantık Libya gibi Türkiye’den yüzölçümü olarak iki kat büyük bir ülkenin sadece yüzde 8’lik bir kısmına hakim olabilen Trablus merkezli İhvancı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne kol kanat gerer? Hangi mantık başta Amerika olmak üzere Mısır, Suudi Arabistan ve BAE destekli ve İhvancıları terörist kabul eden, ülkenin yüzde 86’sında kontrolü elinde bulunduran Hafter güçlerinin karşısına Türk Silahlı Kuvvetleri’ni koymaya çalışır?
Suriye bitmeden Yemen, Yemen bitmeden Mısır, Mısır bitmeden Suudi Arabistan ve ardından Libya. AKP iktidarının ve onun liderinin bu bitip tükenmeyen İhvan aşkı, kriz üstüne kriz üretirken, Türkiye’nin her geçen gün dünya siyasetinde yalnız başına kalmasına hiç şaşırmamak lazım. AKP zihniyetinin siyasal ömrünü tamamladığını Erdoğan ve çevresindekiler de çok iyi biliyor.
Bu yüzden, daha düne kadar mevcut iktidarın koşulsuz şartsız en yağcı borazancıları olan Mehmet Metiner ve Cem Küçük gibilerinin, olası bir iktidar değişikliğinde ilk tutuklanıp yargılanacakların kendilerinin olacağını dile getirmesi ironik bir saptama değildir. Tutuklanmaktan koktuklarını açık açık dile getiren ve Boris Johnson’un İngiltere’sine sığınmayı düşünen bu zamane Ali Kemal’lerinin düşlerine Sakallı Nurettin Paşa mı giriyor bilemem. Ama sınırsız sorumsuz bu gazeteci bozuntuları bile sonun yaklaştığını çok iyi görüyor.