Türkiye burası işte! Sanal gerçekliği dibine kadar yaşıyoruz ve filmi terk edip gidemeyiz

Arif Goriça / Ankara - 27 Aralık Cuma

Sayısız medya kuruluşu, tüm yetkililer, toplumsal etki noktaları haline getirilen mahalle baskıları, siyasi birkaç parti senaryoyu tüm sanal gerçeklik silahlarıyla donatmış olarak filmleştiriyor. Sanal gerçekliği dibine kadar yaşıyoruz. Ve filmi terk edip gidemeyiz.

Ben bir mektepli basın mensubu, bir kameramanım. Hayatım hep görüntü ve ona eşlik eden seslerin kayıt altına alınması ile geçti. Görüntü, görüntülü haber üretiminin en objektif iş olduğunu savundum hep. Ortaya çıkan eser gerçek hayatın aynası ve hatta aynısı olmak durumunda.

Fakat zamanla üç boyutun hayatımıza girmesi ile artık gerçeklik yaratılabilir oldu. Abarttılar birde; koku, hava, su ve oynayan zeminle boyut sayısını artırarak olayın daha fazla içine sokuyorlar bizi. Adına da “sanal gerçeklik” diyorlar. Aslında olmayan bir dünyada yaşadığımızı sanıyoruz.

Bu kadar lafı niye yazdım? Çünkü ülkemizde artık bir sanal gerçeklik yaşadığımıza inanıyorum. Etrafımızda aslında olmayanları yaşıyoruz sanrısı içindeyim. Her defasında farklı sanal gerçeklik noktalarımızı tanımlamaya çalışacağım birkaç yazı kaleme alacağım.

2002’de başladı aslında sanal gerçeklikli yaşam tarzımız. Onun her birimizi veya şöyle diyelim; büyük çoğunluğumuzu ilgilendiren ekonomi ile başlayalım. Elbette çok alt olay var ama bu bölümün ana senaryosu şöyle;

-Hedefi 12.2 olan enflasyon, 14’leri görüp 13 küsurlarda dolaşan işsizliğimiz olmuş…

-En az 5.5 büyümesi gereken ekonomi ilk iki çeyrekte negatif, üçüncü çeyrekte yüzde 0.9 büyüme sağlamış…

(Ama meğer her şey ne yolundaymış)

2019 yılı içinde en kötüsünü gördüğümüz ne çok ay var.

Önceden dört kişilik bir aile her öğün çay simit alacak asgari ücrete sahip olamazken, asgari ücret bilmem kaç kat artarak, Avrupa’da onuncu yüksek ödeme haline gelmiş…

İŞ-KUR tarihinde en büyük rekoru kırarak 1 milyon 478 bin 128 kişiyi işe yerleştirmiş 2019 yılında.

Cari açık fazla verdi.

İhracat patlarken, ithalat yerin dibine girdi.

İnsanlar buzdolabı bile bilmezken, şimdi evlerinde üçer dörder cep telefonu var.

Et tüketimi o kadar arttı ki fiyatını tutmak mümkün olmuyor.

Devlete hiç yük bindirmeden otoyollar, havaalanları, hastaneler yapıyoruz.

Kimse şikayetçi değil, şikayet edenlerde bölücü zaten.

Sendikalar çok özgürce faaliyet gösteriyor, siyasi baskı ile üye almıyor, hatta en büyük işçi sendika yöneticisi açık mikrofonlara aslında ne kadar çok işçinin yanında olduğunu ağzından kaçırıyor.

Üretim yapan fabrikalar özelleştirilerek üretim olarak değil ama rant açısından etkin faydalar yaratırken yeni sahiplerine, işsizlik söz konusu olsa da kapitale yapılan büyük katkı yadsınamaz.

Sayısız medya kuruluşu, tüm yetkililer, toplumsal etki noktaları haline getirilen mahalle baskıları, siyasi birkaç parti bu senaryoyu tüm sanal gerçeklik silahlarıyla donatılmış olarak filmleştiriyor. Çevrenizde aslında sizin yaşamınızda hiç karşılaşmadığınız bir ortam var ama siz farkında bile değilsiniz.

Kredi kartınızın asgarisini bir tek siz ödeyemiyorsunuz.

Eve bir tek siz yeterli besin sokamıyorsunuz.

İşsiz olduğunuz için bir tek siz üç aylık karınızın nikah yüzüğünü satıp eve ekmek götürebiliyorsunuz.

İşsizlik demişken her okul bitirene iş veremeyeceğimiz gibi, siz iş beğenmediğiniz için 1,5 yıldır işsizsiniz. Yoksa iş kaynıyor ortalık.

Üretim yok ama ihracattaki gelişmeden sadece siz pay alamıyorsunuz.

Say say bitmiyor boyut sayısı. Her bir boyutta bir gösterilen yan var, bir de yaşanan.

Sanal gerçekliği dibine kadar yaşıyoruz. Ve filmi terk edip gidemeyiz. Ama, gözlüğü çıkarıp gerçek hayatı aslında yaşadığımız, asıl gerçeği görme şansımız var.

Ufak bir nükte ile bitireyim. Yavru ayı annesine dönmüş anne biz kutup ayısıyız di mi diye sormuş, annesi tabi oğlum demiş. Koşarak babasına aynı şeyi sormuş aynı cevabı almış. Etraftaki üç beş kişiye de sorup aynı cevabı alınca iyi de demiş, ben neden üşüyorum.

Madem her şey pek yolunda biz neden bu durumdayız. Yoksa gördüğümüz gerçek değil mi perdede?