Kriz mi var? Dış güçlerden McKinsey’e uzanan ekonomik yol

Prof. Dr. Tahsin Bakırtaş Neoluyoo Yazarı

Türkiye ekonomisindeki son ayların fırtınalı günlerini farklı kesimler farklı biçimde yorumladı; Kimine göre bir ekonomik krizdi, kimine göre de dış güçlerin kurguladıkları bir oyundu. İşin gerçeği ise ekonomideki temel göstergelerde önemli ölçüde bozulmalara bağlı gelişen ve giderek şiddetlenerek devam etme olasılığı yüksek bir krizin öncü gelişmeleriydi.

Türkiye Ekonomisi Kemal Derviş’in 2001 Krizi sonrası oluşturduğu yapı ile finans odaklı gelişme stratejisine geçmiş ve bu yapının egemen olduğu ülkelerin dış finansmana dayalı büyüme kırılganlığı Türkiye’de de belirgin hale gelmiştir. Dışarıdan borç bulduğunuzda büyüyorsunuz; bulamadığınızda da içeride ekonomik sorunlarla boğuşmak durumunda kalıyorsunuz. Bugünlerde yaşadığımız ekonomik fırtınanın temel nedeni de aslında tam da bu durum. Gelişmekte olan ülkelere para akışının azalması içeride sorunlar yaratacağı açık iken, bir de Türkiye’deki iç sıkıntılı gelişmeler sermaye akışını iyice azalttı ve gelecekte de akış hızının iyice yavaşlayacağına yönelik kaygılar arttı. Bu süreci tetikleyen unsur ise tıpkı 2001 krizinde olduğu gibi bir olaya bağlandı; 2001 de anayasa kitapçığı fırlatılması idi, şimdi ise Rahip Brunson’du.  Döviz kuru fırtınası ve oynaklığı ekonominin diğer tüm değişkenlerini olumsuz etkiledi. Enflasyon TÜFE bazında Eylül 2018’de aylık 6.30’a yıllık da yaklaşık yüzde 25 düzeylerine çıktı. Bu durum mevcut iktidar döneminin en yüksek enflasyon oranı olmakla birlikte, enflasyonun en yüksek olduğu gelişen ülkeler sıralamasında İran’ı da geçerek Arjantin’in arkasında yer almasıdır. Enflasyonun ÜFE bazında ise aylık 10.88 ve yıllık da 46.15 düzeylerine erişmesi ve bu enflasyon oranlarının kalıcı olma olasılığının yüksekliği Türkiye’de durumun bir Kriz mi var? Sorusundan öte başka sıkıntılarının da olduğunu ortaya koymaktadır.

Tüm göstergelere baktığımızda Türkiye Ekonomisi bir kriz yaşamaktadır. Ve bu kriz giderek de derinleşmektedir.  Bu yaşanan krize bir ad vermek gerekirse; aşırı borçlanmanın ortaya çıkardığı döviz krizi olup, bu kriz bir bankacılık krizine dönüşmenin eşiğindedir. Çünkü Türkiye’nin aşırı borçlanmasının öncülüğünü yapan özel sektör içindeki ana aktör, bankacılık kesimidir. Nitekim Yeni Ekonomik Program incelendiğinde bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması ana hedeflerden birisidir. Ancak Türkiye’nin bir ikileme doğru sürüklendiği de ortadadır.

Yılbaşından bu yana yüzde 40’ın üzerinde değer yitiren TL, değer yitirmeye devam ederse, bankalar zor duruma düşecektir. Ancak Hükümet TL’nin değer yitirişine engel olan politik hamleler yaptığında da farklı bir nedenden dolayı gene bankalar zor duruma düşecektir. Bugün Merkez Bankasının elindeki araçlardan en etkini olan faizdir. Bu silah kullanıldığında da bankacılık üzerinde önemli bir yük oluşturacaktır.

Türkiye’de bankalar özellikle 2010 sonrası dönemde yani son 8 yılda dışarıdan çok fazla borç aldı ve aldıkları bu borçları şirketlere ve hane halkına borç verdi. Yurt dışından borç alınıp, içeride borç verilen paralar; ülke çapında lüks inşaata – AVM inşaatları, rezidanslar, geniş konforlu ithal ürüne dayalı yapılan dairelere, lüks tüketime- Araba, ithal diğer lüks tüketim-, yap-işlet-devret Modeli -Build Operate Transfer model (BOT Modeli) ile yapılan büyük alt yapı projelerini finanse etmek için kullanıldı. Bu borçlar eninde sonunda faizi ile birlikte geri ödenmesi gerekiyor. Yabancı para ile borçlanmada temel sorun ise TL’nin değer kaybetmesine koşut ödeme yapacağınız zaman daha pahalı hale gelmesidir.

Bugün bankacılık sektöründeki varlıkların yarıdan fazlası döviz cinsi varlıklardan oluşmaktadır. Bu oran bankacılık dışındaki kurumlarda ise yaklaşık yüzde 70’ler düzeyindedir. Temmuz 2018 yılındaki kısa vadeli borçların yüzde 80.3’ü özel sektöre aitken, bunun yüzde 45,9’u finansal kuruluşlara aitken, geri kalan yüzde 54,1’i de finansal olmayan kuruluşlara aittir. Yani yurt dışından borçlanabilen finans dışı  farklı sektörlerdeki firmalara aittir.

Bankacılık krizi de bir anlamda şirketlerin ve halkın krizi niteliğine bürünme olasılığı oldukça yüksektir. Çünkü Şirket borçlarının GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’a) oranı yüzde 60.7’e ve ailelerin borçlarının oranı da yüzde 15.4 düzeyine çıkmıştır.

Bu tablonun sürdürülmesi için mutlaka dışarıdan para akışının sürmesi gerekmektedir. Bunu geç de olsa gören Hükümet “Dış güçler”, “Kriz miriz yok” yok söyleminden dış finansman sağlayan çevrelere yakın olan Amerikan Menşeili McKinsey adlı global yönetim danışmanlığı yapan uluslararası bir firmaya ekonominin bir anlamda dümenini teslim etmiştir.

Kriz miriz yok, dış güçlerin oyunu söyleminden McKinsey’e savruluş; IMF ye varılmadan önceki son virajdır. Oysa Türkiye bu viraja varmadan IMF’e gitseydi; hem daha ucuz danışmanlık hizmeti alır; hem de finansman sağlama olanağına erişebilirdi.